24 Aralık 2014 Çarşamba

Doğum günün

7/

lavanta kafe  sabah olmak üzere.
"Gelebilseydin sen de eve"
Kahve içerken dalmışım.Bu cümleyi söyleyerek ayıldım.
-Terminal dönem -

Son dönemmiş.Hande söyledi."Siz inanmak istemiyorsunuz ama durum böyle halacım "dedi.Bilmiyordum.Zamanı ve tarihi unuttum.Şükran'ın ve kardeşimin verdiği mücadele için inanmıyorum.Reddediyorum.
Pazartesi yeniden ,bu kez kaplı stent takılacak ki yemek yiyebilsin.Stent'in boru gibi yada hortum gibi bir şey olduğunu tahmin ederdim.File gibi olurmuş meğer.İşte o filenin deliklerinden yemek kırıntıları açık delikten akciğere kaçıp,zatürreye neden oluyor.
Ahmet başka bir dünyada ne anlıyor anlatılanı ne de dinliyor.Gözleri sabit noktada,ne düşünüyor,ne yaşıyor içinde.Ahmet nerede kaçıncı dünyada bilemiyorum.
Ona baktığım her an kendimi bildiğim çocukluğumdan bu yana onunla geçirdiğim günler ve kavgalar  resmi geçitte oluyorlar.
En son oturduğumuz eve taşınırken makaralı teyp bantlarını sıkıca sardım ve özenle yerleştirdim koli kutularına.Teyp kayıtlarını uygun bir zamanda kasete aktaracaktık ve kardeşlere dağıtacaktık babamla birlikte,aradan geçen zamanda kaset devri kapandı ve şimdi cd'ye kaydettirmek üzere saklıyorum, gizli geçitte.Biz ona yeni doğduğunda ve bebekken va hala Karamammi derdik.Büyürken birlikte.Babacığım grundig marka teyb'e seslerimizi kaydederdi.Şarkı söylerdik birlikte,sonra babam, sorular  sorarak konuştururdu bizi.
Aynı okullarda okuduk,aynı dershaneler. Gençliğimiz ya.Çocukluğumuz gibi gençliğimizde şahane geçti,onca olumsuzluklara rağmen.En çok kavga ettiğim insandı.O da benimle az uğraşmazdı ama.Anneme söylerdi her şeyi.
Doğduğumuz günden bu yana yani yıllarca, yani yollarca yani yol ayrımlarında bile yolumuz kesişen, birlikte ağlayıp, birlikte güldüğümüz umudumuz. En kavgalı günümüzde bile birbirimiz için üzüldüğümüz ve her defasında yaşam dolu kahkahalarımız.
Kim kimi kıskanırdı ha, sen mi beni, ben mi seni?
Arkadaşlarıma yani kızlara pişirilen en berbat kahveydi elinden içtiğim. Belli etmedim sana ama şimdi söylüyorum haydi bana kız bağır söv istersen gelmişime geçmişime. Ama tüketme kendini, tüketme kendimi. Tükenmeyelim.
En berbat şakaları yap, hatta aç telefonu anneme şikâyet et, söz kızmayacağım.
Umudumuz umut olsun mu, yeni yaşantımızda. İnanıyorum ve biliyorum ki her şey çok güzel olacak.

Tanrım ne çok şey paylaşılmış.Göz açıp kapanıncaya kadar gecen bir elli yıl.
Yeni memurluğum sırasında bir gün,kardeşim beni aradı ve yanına kadar gelmemi beni birisiyle tanıştıracağını, söyledi.Bu arada yine aynı kurumda ayrı bölümlerde çalışmaya başlamıştık.Yanına geldiğimde beni çok güzel bir kız ve arkadaşlarıyla tanıştırdı.Lüleli saçları omuzlarındaydı,yeşilin her tonu saklıydı gözlerinde.Gaziantep ilk görev yeriymiş.Ayaküstü tanışma faslından sonra kızlar izin isteyerek ayrıldılar yanımızdan.Bizim Karamammi kulağıma eğilerek "Pınar bu kıza iyi bak çünkü onunla evleneceğim" dedi.Böylesi güzel bir kızla kim evlenmek istemezdi ki,onu ben de çok beğenmiş ve sevmiştim.
Şükran'la ilk ben tanışmıştım o anki sıcaklık hala içerimde bir yerlerde soğumadan duruyor.

/8
çünkü yazar boşluğa zaman
geri alınmayan saatleri.

Bu gün 3.stent denemesi yapıldı.Eski stent çıkarılarak yerine metal ve daha uzun bir stent takıldı.Kardeşimin çok acısı var.Bunca acıya gık demeden dayanıyor yavrum.İki gün önce özel odaya çıktık.Tansiyonu o kadar düştü ki,üşümeye başladı.Öksürmesi de çoğaldı.Şükran'la birlikte battaniyelere sardık.Akşam üzeri iki kaşık puding yedirdim.Anlayamadığım bir şeyler var,anlayamadığımız.Su içtiği anda vücudu tepki veriyor.Yedirdiğim pudingi öksürüğündeki balgamlarda görüyorum.Neden stent takıldığı halde yemek yiyemiyor.Gücü tükenmeye başladı.Çok sevdiğiniz bir insanın gözünüzün önünde eriyip akması dayanılası bir durum değil.Şükran da kilo verdi bu sürede.Okul ev ve hastane üçgeninde koşturup duruyor.Ahmet'in yanında yemek yemiyoruz.Koridordaki pencere pervazında ayaküstü atıştırıyoruz.
Bu gün Ayşe'nin de doğum günü,bu gün de doğum günü(kasım2014)aradan iki yıl su gibi akıp gitmiş.Hastanede yaşadıklarımı kısa ve küçük notlar halinde kayıt altına almaya başladığımda bu yazıyı yazabileceğim aklımdan bile geçmemişti.Defterimi her okuduğumda o günleri yeniden yaşıyorum.Bir kaç hafta önce odamdaki kitapları düzenlerken yine turuncu kapaklı defterimle başbaşaydım ve defterimin sayfaları yırtılıp duruyordu.Kardeşimle yaşadıklarımızın bir kısmını da olsa yazmaya karar verdim.
Ayşe'yi her doğum gününde ararım,anımsarım ona şiirler yazarım.Sabahleyin uyandığımda aklımdaydı, ilerleyen zamanlarda unutmuşum.Akşama doğru Ayşe kızım aradı "Doğum günümü unuttun" dedi.Ne kadarda önemli gençler için böyle özel günler.Tanrım kızım hiç büyümeyecek sanıyorum.
 /9
Urografin vererek film çektiler bu gün.Kaçak var evet.Stent'in altından yemek borusundan akciğere doğru bir kaçak var.Bu durumun anlaşılmasıyla biraz daha rahatladık.Çünkü belirsizlik ve bilinmezlik sinirlerimizi bir hayli gerdi.Hasta çok yorgun ve bilincini kontrol altında tutmak için sabrediyor.
Bu kez dahiliye servisine çıkmayı bekliyoruz.Bir umut uğruna ya Rab.Alınacak bir nefes uğruna.Dahiliye sevisine çıktığımızda stetnt tekrar değişecek.Beslenmesi için boynunda açılan damar yolları  iyice tıkandı.
Koridora çıktığımda devasa bir aleti iki görevli çekerek bir odaya doğru götürüyorlardı.Başka bir görevli yanlarından geçerken "Filmin konusu nedir" diye sordu.Entübeli bir hasta için rontgen cihazı getirmişler meğer.cihazı çeken görevli soru soran arkadaşına dönmeden işine devam ederek "siyah beyaz drama çekiyoruz abi" diye yüksek sesle cevap verdi.
Koridorda Hande'yi gördüm.Bu gece Şükranla birlikte Hande de babasıyla birlikte kalacak.
Uykusuz ve yorgunum.Kardeşimin yanında bunlardan bahsetmek istemiyorum.Evde Hamdi bana kendi şiirlerinden bir kısmını okuttu.Bunlardan birisi çok dikkatimi çekti ve Hamdi'ye sarılırdım. Onun ileride iyi bir yazar yada şair olabileceğini hissediyorum.Hamdi bazen çok şaşırtıyor beni.Bir bakıyorum olgun ve anlayışlı beyefendi birisi bazen de bir deli oğlan.Onu çok seviyorum.Kardeşimden bana kalan üç candan birisi.Kendi deyimiyle Atay soyadını taşıyacak olan tek kişi:)benimse bebeğim.
Siyah kuş,anneme mektuplar ve bir kaç da şiir kitabı bitirdim hastanede.Erdal Ceyhan'ın haiku kitabıysa sürekli çantamda.
Ertesi gün cumartesi hastaneye geç gideceğim.Bu süre içinde Nurhan'la görüşmeyi planladık ve buluştuk.Nurhan'da nedenini bilemediğim bir çekim gücü var ve o güç bana geçti.Onunla facebook sokağındaki hai-kuşlar kraathanesinde tanıştık.Çok tatlı minicik bir kadın ve müthiş enerjisi var.Kısacık zamanda neler paylaştık,neler konuştuk unuttum.Unutmak haiku kurallarından biriydi zaten.(Öğrendiklerini unut.)Ayrılmak istemedik sanki birbirimizden.Nurhan'ın şiirlerini çok beğeniyorum ve başarılı buluyorum.Kıraathanemiizin İzmirlisi.
/
Ayşe bu gün Trabzon'dan Gaziantep'e geçti.Onunla uzun telefon görüşmesi yaptık.Dedesinin tırnaklarını kesmiş benim yerime.Buna çok sevindim.Kızım olgunlaşma ve büyüme yolunda adımlar atmaya başlamış çünkü.

/10  Dahiliye servisi

Ey yaşam
Kavgamdın
Elbette
İlk nefeste son nefeste...

Umudun umutsuzluğa dönüştüğünü hissetmek kadar kötü bir duygu yok.Olamaz.
Bu gün yine gastroda stetnt tamiri yapıldı.Olmuyor kaçıncı deneme olmuyor.Kardeşim hala TPN ile besleniyor.Bu kez kasık bölgesinden damar açıldı.Yeni fistül oluşumları var yemek borusunda.
Sunacığımın bazen haklı olduğunu düşünüyorum.Sunam da annesini bu hastalıktan kaybetmiş.Bir gün telefonda bana "Pınar düşünüyorum da hastaya bu kadar acı çektirmek doğru mu acaba" diye sormuştu.Kemoterapi tedavileri damarları mahvediyor çünkü.
Damar yolu bulmakta zorlanıyor görevliler.
Bilmiyorum ötesini nedir
Bekliyoruz
Annem
Şükran
Hande
Hamdi
Derya Demet
Babam
Ben
Şükranın ailesi
Arkadaşlarımız,akrabalarımız ve onlara verecek cevabımız yok,sorduklarında.
Buhar yapılma zamanı geldi,kardeşim istemedi.Gece on iki de yapacağını söyledi.

/11
Dün akşam dahiliye sevisinin özel odasına çıktık.Burada refakatçiler için bir divan var.Diğer odalarda sadece sandalyeler vardı.Şimdi bu divanda bağdaş kurdum ve bu notları yazıyorum.Ahmet uyuyor şimdilik.Saat tuttum ne zamana kadar uyuyacak.Biraz önce sıkıntılandı.Oksijen hortumunu burnuna koydum usulca.Kardeşim sinirlendi ve bağırarak ver dedi,hortumu yırtarcasına burnuna götürdü.Telefonum çaldı Bera'ydı arayan meşgule aldım.Cevap veremedim.
Güzel Allahım,bağışlaması rahmetini aşan Allahım.Sen kardeşimi bağışla.Çektiği bunca sıkıntıyı hafiflet.Canıyla oynuyor her dakika.İçindeki,bizlerin bilemediği ve anlayamadığı bir savaş.
İnsan vücudu ne kadar karmaşık ve bir o kadar da basit.
Toprakta ve doğada var olan kimyasallar insan vücudunda o kadar hassas bir dengeyle duruyor ki.Bu kimya bozulduğunda vücudun savaşı da başlamış oluyor yaşamla.Kendisine yabancı maddeleri vücudun dışına atmak istiyor stent gibi mesela.
Tanrım bu ne denge bu ne döngü.Her defasında büyüklüğün başımı döndürüyor.Şaşırıp kalıyorum.
Ey kainatın kitabını yazan,sen nelere kadirsin.Ey ten elbisesinin içindeki can ey mülkün sahibi,bizi bağışla.
Rüzgarın sesini duyuyor ve hissediyorum tenimde ,canım da içimin içinde.
/12
12.12.2012 seksen dokuz yılda bir gelen özel bir tarih.Bu tarihte herkes düğün yaptı,nişan yaptı,doğumlarını bu tarihe göre ayarlayanlar oldu.Hatta bir bakanımız 12 plakalı  il olan Bingöl de yeni doğan bebelere dörder adet çeyrek altın taktı.
Biz hala bekliyoruz.
Eylül'ü aradım.İbrahim abi yoğun bakımdaydı durumunu sormak istedim.Aldığım haber iyice sarstı beni.İbrahim abiyi de kaybetmişiz meğer.Kurban bayramından bu yana hastanedelerdi.Zaman zaman İbrahim abilerle aynı odalarda kaldık.Hayat dolu bir abimizdi.Kas hatalığı için tedavi bile göremedi.Allahın rahmeti üzerine olsun.
Kalem tükeniyor.

/13
29.12..2012// 02.40
Ahmet dün akşamüzeri solunum cihazına bağlandı.Yani entube oldu.
Yaralı balık
sığ suda çırpınır
pulu dökük
Gelebilseydin sen de eve.

Evet bir geceyi evde geçirdik birlikte.Son stent denemesi başarılı oldu ve TPN beslenmesi kesilerek oral beslenmeye geçildi.
O gece biber dolması yedi Şükran'ın ablası yapmıştı.En çok ciğer kebabını özledi.Ona söz verdim bir kaç gün içinde ciğer kebabını bulup buluşturup yedirecektim. Şöyle Antep usulü.Sevinç ve umut yeniden kapımızı çalmıştı ve biz onu içeriye aldık.Kim almazdı ki umudu içeriye.
Ertesi sabah durum hiç de öyle olmadı ve yeniden hastaneye gittik.Bu kez durum çok daha ciddiydi.
/14
Ahmet artık uyuyor.
Bu güne kadar diğer hastalarda görüp de anlattığım her şeyi Ahmet'te yaşadı.Acile geldiğimizde,nefes alamıyordu ve panik atakları başlamıştı.Nabız 170-180  civarında tansiyonu her an değişiklik gösteriyordu.
Acil servisinden sonra 3.kat göğüs servisine geldik yeniden. Bibab cihazına bağladılar. Cihaz yüzünü kaplıyor ve basınçlı hava veriyor.Bu arada annem de geldi.Ana oğul el sallaştılar gülümsediler birbirlerine.Ertesi gün son cuma öğleden sonra onu uyuttular.Yarım saat sonra kardeşim tepki vermeye ve uyanmaya başladı.Cumartesi günüyse gelen ziyaretçilerin hepsini tanıdı.Hortumlar ve makinalarla nefes aldığı için konuşamıyor sadece işaretlerle anlatıyor her şeyi.Orhan abiye canım işareti yaptı,“nasılsın" diye soran hemşireye başparmağıyla iyiyim işareti yaptı.Ayrıca su şişesini gösterdi ve su içmek istedi ağzındaki hortumlardan dolayı su veremedik.Sadece dudaklarını ıslattık.Doktorlar "Ahmet bey bizi şaşırtacak yine" dediklerinde umudumuz yeniden filizlendi.
/
Dar bir kapta kocaman bir balık ki yaralanmış,pulları dökülmüş iki büklüm olmuş.Gelen giden çocuklar ona dokunup duruyor.Balık can çekiyor çocuklar aldırmıyor.
Siz hiç suda boğulan balık gördünüz mü.Balık kabına sığmıyor.Ahmet hala uyuyor.
Şu anda yapılan tedaviler antibiyotik ve ağrı kesiciler,idrar söktürücüler,tansiyon düzenleyiciler.
Havalı yatak yaptılar bu gün.Berber geldi.Saç bonesi aldık banyo yaptırdık.
Kıyasıya mücadele,dar kaptaki balık nefes alıyor.

15.01.2012
İzmir semaları
Ve balık sustu.Kabına sığamayan balık kendi sularına gitti.
Ahmet'i beş ocak cumartesi kaybettik.Bu gün Gaziantep'e dönüyorum,canımı İzmir'de bırakarak.

25.aralık 2014
Bu gün doğum günün bebeğim.Buruk bir kutlama.Sensiz bir gece,seninle dolu.dönmemek üzere gittiğin yerde rahat ol.Kalbimiz seninle.Senden sonra...
Sonrayı hiç anlatmayım istersen,hepsini de biliyorsun.Gülelim hadi,bir de ama yanımda sadece su var.

Saatler
gitmeye kurulur
her doğum gününde
yılların ardında kalır
alkışlar
dilek tutmalar
bir kez
bir kez daha
unutulur sonra

çalınca saatler...Pınar Atay

27 Kasım 2014 Perşembe

/-5 Stent



Mehmet Emin’e de stent takılacaktı. Geniş olan damarı daraltacaklar ve arkasından bir kaç ameliyat daha . O henüz bir yaşına girecek. Kolay bir ameliyat olduğu söylendi. Ziyaret saatinde hastaneye gittim. Çocuğum bir haftadır hastanede yanına refakatçi almıyorlar. Sadece ziyaret saatinde görebiliyorum onu.
Beni görünce gülümsedi, ten ten saçları uzamış alnına dökülmeye başlamıştı. Göğsüme bastırdım, ağlamak istemiyordum. Ağlarsam zamanım ağlamakla geçecek oğlumla ilgilenemeyecektim. Yarın ameliyata gidecekti zaten. Nasıl ağlardım ki, onunla zaman geçirmek varken.
Önce bir güzel emzirdim. Doymadı bir emdi bir bıraktı ve beni gülen gözlerle seyretti uzun bir süre. Kalp atışlarını  vücudunun her yerinden duyabiliyor ve hissedebiliyordum.El tırnaklarında belli belirsiz siyanoz vardı.O gün üst dudaklarında da  hafif morluk fark ettim.Kalbinde  çok  büyük delik olduğunu söylemişti doktorlar.Tek ventrikürmüş,bir de damarlarda trans pozisyon .Nasıl  dayanılırdı bu hastalığa,bilmiyorum.Anne yüreği  onu hastanede bırakıp gitmeğe  razı değildim elbette.Bir an onu alıp kaçırmak ,yanımda kalmasını, hep yanımda kalması isteğiyle yanıp tutuştum.Umut işte. Kendi bencilliğimle oğlumu ölüme kaçıramazdım.Hastanede kalması gerekliydi.
Yemeğini yediremedim, bırakmadı beni. Üzerini bile değiştirmeden ziyaret saati bitti. Mehmet Emin’le oynaşmaktan başka bir şey yapmamıştık iki saat boyunca. Kaka, kokusu geliyordu altından.Bezini değiştirirken hemşirenin "Sen biraz daha kal" cümlesi ilaç gibi gelmiş ve rahatlatmıştı beni.
Ten ten saçlımla biraz daha can cana sarılarak oturduk. Cee eee oynadık. Güldük kahkahalarla. Mehmet Emin uyuya kalan kadar.

Ertesi gün ameliyathane kapısının önündeki merdivenlere oturup bekliyorum.

Birden mahşeri kalabalıkta buldum kendimi. Sesler insan sesleri, kalabalık gruplar. Kime baksam gözbebeklerim titriyor, bakamıyorum. Sesleri algılayamıyorum. Kim kimdir bilmiyorum. Tanrım bu ne kalabalık böyle. Bir ses duyuyorum "Mahşer buradan daha kalabalık" Bir ses daha, bu sefer ki mikrofondan geliyor sanki  "Mehmet Emin’in yakınları" Oğlumun adını duyunca gözlerim aralanıyor ve sevinçle koşuyorum ameliyat bitti galiba. Oğlum sağlığına kavuşacak…
Oğlum ölmüş. Mehmet Emin ölmüş. Kurtaramamışlar. Üç kere kalp masajı yapılmış, üç ayrı pil takmışlar minicik yüreğine. Dayanamamış buna tentenim.
Ankara’dan cenaze geldiğinde o küçük bedeni morga kardeşim Ahmet ve eşi götürmüşler. Bunu çok sonraları öğrendim.
Hayatta bir kez oğlum oldu. Onu da çok erken kaybettim. O şimdi bütün Mehmetlerde yaşıyor. Ten elbisesinden arınmış olarak özgürce dolaşıyor aramızda.
İlk kez stent kelimesini işte böyle duymuştum. Oğlumun ameliyatı sırasında. Sonra Ahmet’te. İşte bu yüzdendir ki Ahmet’e oğlum derim hep.
Nerede çocuğunu emziren bir anne görsem göğsüm sızlar süt varmış gibi. Onun vefatından sonra günlerce sızladı durdu, süt birikti.
Ahmet’in ağrılarında, soran bakışlarında hep oğlum vardı. Göğsüm çok sızlıyor. Onunla olmak istiyorum hep. Yanından ayrılmak istemiyorum. Yorgunluk belimi büküyor.
Birazdan Şükran gelecek. Hastaneden gitmek istemiyorum. Yukarıdaki kafeden bir kahve içsem de uykum açılsa sabaha kadar dayanabilir miyim acaba. Uykusuzluk üşütüyor beni. Gözlerim kapanıyor hatta dikkat dağınıklığı oluyor bir nesneye uzun süre dikkatli bakamıyorum. Bir de işitme kaybı gün boyu makina sesleri ,ses algılarımda işitme azlığı yapıyor.Neyse Şükran bir gelsin bakarız.Kendimi bu şartlardan daha iyi hissedersem kalırım yoksa eve gitmeliyim.
/
Ahmet evraklarını inceliyor,eylül bahçeye indi,İbrahim abiyi, yani babasını bana emanet etti kısa bir süreliğine.Hüseyin Amca, sen ne güzel uyuyorsun öyle bebekler gibi.Hüseyin amcanın anne ve babası Makedonmuş.Uykusuz geçen bir gecede anlattıkları hayli ilginçti.Hüseyin amcamızın babası ve annesi çocuklarına Türkçe konuşmayı öğretmiş ve onlara "siz Türksününüz bunu asla unutmayın" diye her zaman tembihlemişler.Üsküp'te asla Sırpça konuşmazlarmış.
Bu arada amcamız kokuyor çünkü, ona bakacak refakatçisi yok.Aynı kıyafetlerle günlerce dolanıp duruyor.Oda görevlisi Kemal'e Hüseyin amcayı göstererek "Bu amcayı bir yıkasanız hayrınıza" diyorum.Kemal'in cevabı çok ilginç,fısıltıyla  "onu aşağıdaki hocalar yıkayacak abla" dediğinde, önce kızıyorum tam ağzımı açtım ki iki laf söylemek için  sonra vazgeçtim.Kemal başka bir hastanın altını temizleyip,çarşaflarını değiştirmekle uğraşıyordu çünkü.Kemal ve diğer oda hizmetlerinde çalışanlar için insan yaşamı rutin döngülerden başka bir şey değil.Onlar ekmeğinin derdinde.

/6

Anlatırken değişir yaşanan. Anlatırken anlatanın istediğine döner her şey. Hiçbir şey yeniden yaşanmaz anlatırken, ilk kez oluşur, başka şeylere dönüşür derken... Onur Caymaz

Bu gece ben kalacağım Ahmet'le. Şükran akşamüzeri geldi. Hande ve Hamdi de yanındaydı. Çocuklar ve Şükran Ahmet’le konuşurken hazırlandım, evde biraz dinlenip gece geleceğim. Açık havaya çıktığımda yorgunluğum geçti gitti. Gezmek istedim dolaşmak tek başıma biraz yürümek iyi gelecekti.

Ahmet’in gözlerini gördüm beni izliyor ve gülümsüyordu kurnazca. "Gez bakalım, yakında alırız haberini nasıl olsa" der gibiydi. Ne çok takılırdı bana ne çok. İzmir de bir çok şair arkadaşım vardı.Her gelişimde onlarla görüştüğümü bilirdi.Bir kaç arkadaşımı kendisiyle de tanıştırmıştım.Şiir kardeşimle banim vazgeçilmez tutkumuzdu.

Minibüs  yakınımda durunca yürümekten vazgeçerek atladım. Açılmıştım nasıl olsa.

/03.25

Su sesleri, çağlayanlar, dalgaların sessizce sahile vurması, insanı mest eden, onu dinlendiren su sesleri. İşte öyle çalınıyor kulağıma odadaki oksijen bardaklarının fokurtusu.Odadaki hastaların hepsinin burnunda oksijen hortumu var.Üç hastanın oksijen sesi birleşince çağlayandan dökülen su sesine karışıyor.

Tek fokurtu şırıl şırıl akan dere sesini andırıyor.Gözlerimi kapıyorum.Sahildeyim şimdi.Hışıl hışıl ince narin dalgalar kumsala değip çekiliyor.Bir tane yengeç  denize doğru hareket ediyor.

Koridorda yürüyorum amacsızca.

Öksürük sesleri, çıkan balgamlar, sonra sessizlik. Çalan telefon sesini duyuyorum. Hemşire istasyonundan geliyor.Poşet sesleri,ayak sesleri derken koridora çıkıyorum.Bir hasta yakını  kirli bezi poşete koyarak çöpe attı.Gündüz bu seslerin hiçbirini duymuyorum.Gecenin getirdiği sesler bunlar.Düşüncelerimi hastane çalışanlarıyla paylaşmak istedim o an.Onlar bu sesleri  her gece duyuyor ve fark etmiyorlardır bile. Alışkanlık olmuştur onlara. Belki de anlatsaydım güleceklerdi bana. "Biz her zaman gece sesleriyle yaşamaya alıştık sen ne diyorsun be kadın" dediklerini duyuyorum. Etrafıma bakındım ortalarda çalışanlardan hiç kimse yoktu.Onların da dinlenmeye ihtiyaçları vardı.

Odaya girdiğimde kardeşimim serum makinası ötmeye başladı. Serum bitmişti. Hemşire odasına gittim,kapalı kapıyı tıklatarak açtım.Kapıdan ne çok gıcırdama sesi geldi,ürktüm  biran.Hemşireler yarı uykulu gözleri açık kanepenin üzerinde oturuyorlar.dört hemşire sırayla dizilmiş oturuyor kanepenin üzerinde.Serum biter bitmez değiştirilmezse damar yolu hemen tıkanıyor.

Hemşirelerden kardeşimin odasında görevli olan hemen ayağa kalkarak ilaç hazırlamak için hemşire istasyonuna gitti.Birazdan gelip serumu değiştirecek.
Hemşire ve hasta ve refakatçi, damar yolunda buluştular,mesela saat 05.25 te hasta yatağında.Ahmet kurmuştu bu cümleyi gülümseyerek.

Akılma  hasta yakınları tarafından tartaklanan,darp edilen hatta hatta öldürülen doktor ,hemşire vs geldi.Gecenin bu saatinde hastalara ilaç olmak için,onların derdine çare olmak içi,n özveriyle çalışanlara nasıl da acımasızca davranır bu insanlar. Yeni görüyorum,yeni hissediyorum bütün bunları.Gazete haberlerinde okuduğumda düşünmeden es geçtiğim hastane çalışanlarının haberlerini anımsıyorum sonra.

Şiirim kaçıyor .Tutamıyorum Eyvah!

Burada şiir yazmak yürek ister abi.Hem de mangal kadar,çaydanlık fokurtusu kadar.Oksijen bardakları  fokurdamaya devam ediyor.

Kardeşim uyuyamıyor sırtını ovuyorum,bacaklarını birde.Tuvalete gitmek istiyor.Tekerlekli sandalyelerden birini alıyorum oksijen hortumunu arabadaki oksijen tüpüne bağlıyorum ,Ahmet tekerlekli sandalye ve oksijen tüpüyle birlikte 10 metre ötedeki tuvalete doğru gidiyoruz.Yatağımıza geldiğimizde Serumu değişti.Damar yolundan sıvı gidebiliyor.Damar yolunu ertesi gün yine değiştirecekler.

Ahmet çok zayıfladı.Vücudunu taşıyamıyor.Sesi kısıldı iyice.Konuşurken zorlanıyor duyamıyorum onu bazen o kadar kısık sesi.

Küçük bir defter taşıyoruz yanımızda her zaman,konuşmadan yazışarak anlaşmaya çalışıyoruz.Yani Ahmet yazıyor isteklerini biz de cevaplıyoruz .

Benim kan şekerim sık sık düşmeye başladı.İnsilün direnci var.Açlık hastalığım yeniden hortladı.Efor sarf ettiğim anda açlık ve halsizlik yakama yapışmaya başladı.Üzerine uykusuzluk.Ahmet’e farkettirmemeye çalışsam da o anlıyor bakışlarımdan.Hadi git bir şeyler atıştır diye yazıyor .Onu yalnız bırakmak istemiyorum ama bir kutu süt ya da ayran içmem gerekli.Telefonunu  yatağına bırakıyorum 6.kattaki kafeye  doğru gidiyorum.

6.kat Lavanta kafe

Kara kayıp,Hüseyin abinin bir sözü.Kara kayıp çok hasta olmayı anlatıyor.Haber alınamayan arkadaşları birde. İki sözcük ne çok şey anlatıyor bana. En çok da hiç olmayı.

Hiç olmak,

Düşünsenize insanların bir nefes fazla almak için çektikleri sıkıntıları.Bedava aldıkları oksijeni şimdi tüplerle maskelerle almanın savaşını vermek.

Serumlar ve tedavilerle fiziki görüntüsü değişen insanlar.Hastane ortamı insanın insana üstünlüğünün kalktığı yerlerden biri.Çünkü burada her meslekten,her yaştan insan  tedavi görüyor.Hepimize verilen nefes sayısınca çabalayanlar,çabalamalarımız  ve onların tedavisini yapmak için didinen hastane personeli.

Dahası eks olan hastalar.Onlar morga gitmeden önce birkaç saat banyoda bekletiliyor.

Bir varmış,hep bir varmış.Yok ki daha ötesi.Dün 856/1 de yatan hasta bu gün toprakla buluştu.Topraktan geldik,toprakla yoğrulduk ve bekleyeceğiz yeniden doğana dek.

Bir gazete haberi Seyit onbaşı şehit olmuş. Annesi kanser tedavisi gördüğü için onbaşı olarak kalmak istemiş.Annesine daha iyi bakabilmek için.Hasta anne şehit oğluna ağlıyor,boy boy resimlerde.Bizim gençlerimiz hiç uğruna telef oluyorlar.Hiç’e doğru yol alınırken kime ne ömür biçilmiş bilemeyiz.


19 Kasım 2014 Çarşamba

Günce/Endişeli bekleyiş



08.16

Islıklarla kıran kırana

Ve ayakta

Ki nefesler tutulurdu

Dalgalar arasında

Biraz önce kahvaltı verildi. Yemek yemeği içim almıyor.

Ahmet yemek yiyemiyor.

Bu arada tümöre Timur adını takmıştık akciğer ameliyatı sırasında Orhan abimizle birlikte.
Şimdi bu Timur geldi Ahmet’in yemek borusunda fistüller açtı hal böyle olunca da, yediği yemek kırıntıları akciğere kaçmağa başladı, sanırım altı ay önceydi. Ahmet’le telefonda konuştuk "yetiş bacım" dedi. İzmir’e nasıl gittiğimi anımsamıyorum bile. Gördüğüm manzara beni şok etmeye yetmişti. Ahmet tanınmayacak haldeydi. Son aldığı kemoterapiler onu fazlasıyla yıpratmış,ten rengini karartmış,kirpiklerine kadar vücudunda ne kadar kıl varsa dökülmüştü..Damar yoluyla tpn denen  1200 kalorilik mamayla besleniyordu.Kollarında damar yolu izleri oluşmuştu.Hatta damarları iyice belirginleşmiş ve kalınlaşmıştı.
Yemek borusuna stent takılarak fistülleri kapatmak istedi doktorlar ve ilk stent takılmıştı.Sonrası bol bol yemek yiyip vücudun direncini Timur’a karşı korumak  ve onunla savaşa devam etmekti.

İşte asıl savaş altı ay önce böyle başlamıştı.

Ahmet’e geldiğim gün taburcu oldu."Uğurlu geldin abam" dedi sevinçle.

Yemekler püre kıvamında olacaktı. Öyle büyük lokmalar ve katı yiyeceklere bir süre ara vermesi gerekiyordu.

Bana gün doğmuştu işte. En çok sevdiğim şey yemek yapmak. Hele hele bu yemekleri beğeniyle yiyenler olunca değmeyin keyfime.

Keyif mi dedim? Kazın ayağı hiçte öyle değilmiş meğer. Kavrulmuş soğan kokusu evi burcu burcu sardığında ya da tereyağlı çorba. Ahmet kendini lavaboya zor atıyordu.

Düşman güçleniyordu…

Ahmet…

Hayır, Ahmet çok güçlü biri.

Dayan oğlum

Dayan annem

Sabır,sabır,sabır…

Birlikte yeneceğiz….

Ne yapsam da ne yedirsem diye şaşırmıştım.

Bir gün et suyu çıkardım bol miktarda, onunla bir çorba pişirdim. Brokoli, havuç, pirinç, mercimek, patates ve soğan la birlikte. Blenderden geçirdiğimde kazanla çorba yaptığımın farkına vardım. Aman Allahım bu kadar çok çorbayı kim yiyecekti acep. Her şeyi biliriz Pınar işbaşındaydı  ne yaptım biliyor musunuz? Çorbanın yarısını uygun bir kaba boşaltarak buzluğa yerleştirdim.
O gece çorbayı Ahmet dahil ev halkı beğenerek yediler. Aradan birkaç gün geçince, kalan çorbayı ısıtarak sofraya getirdiğimde, ne mi oldu diye sormayın. Aşçılık kariyerim bir anda yerin dibine geçti.
Aradan geçen günler boyunca  hep yemek yaptım ve yedirebildiğim kadar yedirdim..Ahmet’imin güçlenmesi gerekliydi çünkü.

/

Kahvaltı  tepsisini alarak koridordaki pencere pervazına bıraktım.Hüseyin amcanın  tepsisini  de yatağına bıraktım.Ayaküstü bir şeyler atıştırdım.Ahmet'in yanında olmam için yemeğe ihtiyacım var.

Birazdan doktorlar vizite gelecekler. Odayı toparladık hasta yakınlarıyla birlikte.Önce hemşireler  nöbeti devretti.Sonra asistan doktorlar odaları gezmeye başladı.Bir saat sonra da hocalar gelecekti.Doktorlar gelmeye başlayınca hasta yakınları odalardan çıkarılyor. Ahmet benim kalmam için işaret etti.Ben de onu bırakmak istemiyordum ki odadan çıkmadım.Görevli geldiğinde bana göz kırptı ve gülümsedi.Ahmet ‘ in ne çok seveni vardı hastanede.

***



Günce-4


Neden ben

Neden benim kardeşim

Neden başkası değil

Bu sorular var ya bu sorular insanı mahveden sorular. Bir başkasının hastalığı umurumuzda bile olmaz. Ya neden ben sorusuna ne demeli ki şimdi. Ben hasta olmayayım da kim olursa olsun.

Ben endeksli yaşama alışkanlığımızdan vazgeçemiyoruz. Hele hastalık konusunda.

Hastane berberini aradım. Vizitten önce traş olmak istiyor kardeşim. Çok titiz ve temizdi yaşamı boyunca. Erkek olmasına karşın, bize kendisiyle ilgili hiçbir işi yaptırmamıştı şimdiye kadar. İnsanlara eziyet etmeyi hiç sevmemişti.
/
.............

Hüseyin amcanın bipap makinasını takmasına yardım ettim. Nefessiz kalınca panikliyor, elleri titriyor haliyle maskeyi takmakta zorlanıyordu. Hüseyin amcanın hiç refakatcisi yok. Kendisi Güzel bahçede yaşlı bakım evinde kalıyor. Kimi kimsesi de yokmuş. Bir maaşını bir de ev aylığını yaşlı bakım evine veriyormuş, orada kalabilmek için. Oysa şu anda ilgiye ve sevgiye ne çok ihtiyacı var.

İnsanların geçmişini çok da bilemeyiz değil mi. Ya zamanında ailesine kötü davrandıysa ailesi de onu terk ettiyse. Buraya kadar olan kısım bana sır, bilmiyorum. Bildiğim şeyse Hüseyin abinin şu anda bakıma ihtiyacı olduğu.

Yedi yıl önce sigarayı bırakmış. Yedi yıl sonra da koah denilen hastalığa yakalanmış. Çok zor nefes alıyor. Yürüyemiyor. Oksijen tüpü olmadan film çektirmeye bile gidemiyor. İdrar torbasıyla geziyor her zaman. Üç aydır hastanede tedavi görüyor.

Berber geldi. Saç ve sakal traşı oldu Ahmet. Doktorlar yavaş yavaş koridorları doldurmaya başladılar.

Ahmetcik çok sıkıntılı, sırtı hep ağrıyor. Kolları bacakları da öyle. Bazen yağlı kremle oğuyorum, her yeri kemik olmuş.Etli hiçbir yeri kalmamış.

Ahmet başka bir dünyada sanki.Evet konuşuyoruz bakışıyoruz ama benim yanımda hastanede değil. Bambaşka bir alemde.Doktorlar geldiğinde onlarla konuşmak için hazırlık yapıyor gözü kapıda işittiği her seste.O doktorlarına çok güveniyor.

HüsEyin amcanın profesörü girdi odaya etrafında birçok doktor adayı gençle birlikte.
"En iyi mukolitik sudur. Amfizem tipi nefes darlığını önlemede bipap çok iyi bir cihazdır.Koah alevlenmelerinde steroid şart değil ama veriyoruz.Yine koah alevlenmelerinde antibiyotik süresi beş gün.Ancak 21 güne kadar antibiyotik uygulanabiliyor.Antibiyotikler doğru dozda doğru sürede verilmelidir.Koah hastalarına karbonhidrattan fakir,lipitten zengin rejim uygulaması yapılmalıdır.Koah hastaları karbonhidrat  çok almamalıdırlar.
 Tıpta moda uygulamalar vardır. Bizi yöneten nedir. Endüstridir. Aklımız mantığımız, bilim ve kendi bilgilerimiz bizi yönetecek. Modanın bizleri yönetmesine izin vermeyeceğiz."

Sanırım günün özeti bu cümle oldu sayın hocam.

Bu hoca’nın adını bilmiyorum ilk defa gördüm kendisini. Odaya girdiğinde kalemle defterim yakın bir yerdeydi. Genç doktor adaylarına özendim sanırsam. Hocanın anlattıklarını not almaya başladım.

Hastane ortamında refakatçılar kendilerini oyalayacak bir şeyler bulmalılar gibi geliyor bana. Hasta bakımının dışında boş oturmak insan ruhuna zarar verebilir.

İşte bu yüzden sayın hocanın anlattıklarını not ettim laf olsun diye. Maksat oyalanmak.

Bir de hastane ortamında insanın insana üstünlüğü duygusu nasıl da ortadan kalkıyor. Burada kimse kimseden büyük ya da küçük değil. Burada herkes hasta. Burada herkes aynı muameleyi görüyor. Burada kimse neden ben sorusunu soramıyor kendine dahi.

Ahmet’in sıkıntısını yüzünden okuyorum. Kalabalığı hiç sevmiyor. genç doktorların biran önce burayı boşaltmalarını bekliyor. Bunu onun bakışlarından anlayabiliyorum.

Endişeli bekleyiş devam ediyor.

10 Kasım 2014 Pazartesi

Günce/2 Karabasan



Yaşamla bir oyundu bu kovalamaca…

Ah! Can parçası.

Düşünceler baloncuk oluşturmaya başlarken usumda, on yüz bin baloncuk yutan kız arsızca gülümsedi sarı solgun yüzüyle kaybolurken pencerede.

Ya benim gül kokulum neredeydi ki.

Aman Allahım! yerimden kalkamıyorum. Kollarımı oynatamıyorum. Eyvah! Bacaklarım yok olmuş. Neredeler, nereye gitmişler. Nasıl kalkacağım şimdi. Çek git bay karabasan seninle zaman kaybedemem. Bir daha geldiğiniz de bayım size söz uzunca bir süre kollarımı ve bacaklarımı hareket ettirmemenize karışmayacağım ve bağırmayacağım o iğrenç hayvanlarınıza saldırmayacağım ama şimdi beni bırakınız. Gül kokuluyu bulmam lazım. Hey bayım size söylüyorum, terk ediniz lütfen beni.

/

Tansiyonum düştüğünde, yaşananları çok kanıksamıştım. Hatta bay karabasanımla anlaşma bile yapıyordum. Benden gittiğin gün bayım.O benden gider miydi ki, rahatı keyfi yerinde nede olsa. Kollarım bacaklarım emrinde istediği  gibi zapt etmenin keyfini sürüyor bir bedende. Bağırıyorum da kimse duymuyor çığlığımı. Sesimi de esir aldı.

Yatakta ne kadar yattığımı anımsamıyorum, gözlerimi açtığımda sabah olmuş, sütçü köşeyi dönmüş okul vakti yaklaşmıştı.

Yalancısın karabasan, yalancı. Bir daha gelirsen bak neler yapacağım sana. Ben de senin karabasanın olmazsam bana da kabarmamış kek desinler…

Kara / basan

Yataktan acelece kalkarak üzerimi dahi değiştirmeden sokak kapısında aldım soluğu, yan dairenin zilini ısrarla çaldım. Kapı duvar.

Kolumdaki saate baktım erkendi, uyuya kalmıştır diye düşündüm. Bir saat sonra tekrar çalardım kapıyı ve o güzel kız gül gamzeli gülüşleriyle karşılar mıydı acaba karabasanlı komşusunu.

Anne şefkatim ağır basmıştı yine. Ben hiç anne olmamıştım oysa. Tanrım bu nasıl bir duyguydu bilmiyordum ta ki Ayşe'yle bir gün merdivende karşılaşana kadar. Ayşe mi uydurma kadın onun adı Ayşe değil. Olsun ben ona Ayşe  ismini verdim  kod adı Ayşe olsun olmaz mı.

Uzun saçlarını sallayarak gülerdi, hiç konuşmadık onunla. Gülümsedik sadece birbirimize sayısız gülümsemelerle…

O gülümsemelerin ve göz oynaşmalarının arasında birden annesi olduğumu hissettim Ayşe'nin. O da beni annesi gibi sever miydi acaba?Gözlerinden kalbime inen ılık sıcaklığı kimseler görmedi,kadın kaçırmış derlerdi biliyorum.

Bu ses bu ayak sesleri merdivendeki…

***

Ahmetin  bana seslendiğini duydum.Tuvalete gidemeyecek kadar bitkindi.Ördek ister misin diye sordum usulca ,başıyla onayladı.Gördüğüm rüyanın etkisi geçmemişti henüz.

Ahme'tin sırtı ağrıyor, bacakları, kolları.Yavaşça masaj yapıyorum  yarı uykulu.Salı günü stent gelebilirse ve takılırsa damardan beslenme biter.Birde eve çıktık mı verdiği kiloları aldırırsak kendini toplar gibi geliyor bana.

Umudumu hiç tüketmedim onun için.Ne kadar beslenecek umut varsa hepsi içimde birikiyor.Eve çıktığımızda şimdiden ona yapacağım yemekleri düşünüyorum.Yağlı ballı .Onun sağlığına kavuşması  en büyük isteğim.

Odalardan inleme sesleri duyuluyor.İbrahim abi  tuvalete kalktı.Hüseyin amca  nefes almakta zorlanıyor..Bibap makinesini takacak birazdan.

İzmir'de sabah oldu,kahvaltı arabasının sesini duyuyorum.

Pınar Atay

Hep o sevgimle


4 Kasım 2014 Salı

Günce

Günce/1

Sonu bizce meçhul

Ve yaşam

Başlarken ilk nefeste

Ölüm takılırdı peşine aheste

 12.11.2012 Dokuz Eylül hastanesi 3.kat göğüs servisi koridordaki pencere 04.32
Ne zaman aklıma gelsen sana ait bir şey bulurum. Bak bu gerçek bir cümle. Not etmek istedim. Aklımda sen. Telefona baktım bir mesaj senden. Gülümsedim sessizce.
Aydeniz’de senin gibi olsaydı diye geçirdim içimden. Annelerin elbette beklentileri olmaz. Anneden beklenilir sadece değil mi Aydeniz.

04.35

Bir dokuz eylül hastanesi macerası daha başladı. Üç yıldır yaşamımızda olan, benim de zaman zaman dahil olduğum.

Ah bu sesler…

Makinelerin sesleri…

Her odadan ayrı geliyor, sabaha kadar devam eden sesler. Hastaların öksürükleri, balgam çıkarırken ki sesleri, tuvalet kokusu, kan kokusu, sidik kokusu hastane kokusu. Ortaya karışık kokular ve  alarm sesleri.

Rabbime şükrediyorum. Kokulardan ve seslerden etkilenmediğim için. Etkilenmiş olsaydım Ahmet’in bakımı yapamazdım. Bazen uzun yılların verdiği yaşanmışlıkların olgunlaştıramadığı insanlarla karşılaştığımda ne denli üzülürüm. Hayattan nasibini alamamak da nasipsizlik olarak adlandırılır mı bilmiyorum.

Yıllar önce yaşadıklarım bu günler için alıştırmalarmış şimdi daha iyi anlıyorum.

Stent kelimesini ilk defa 1989 yılı sonlarına doğru duymuştum. Mehmet Emin’ne de stent takılacaktı.
Aradan geçen zamanda stent kelimesini pek çok kez duymuşluğum oldu, her defasında burnum sızlayarak ne olduğunu anlayamadan dinlerdim anlatılanları.

Böylesine bir acıyla sabırlı olmayı öğrenmiştim. Kokulara aldırmamayı. İnsanların tepeden, tepeden acıyarak bakışlarını bir de aferin demelerini. Her ikisi de aynı kefedeydi benim için.
Kardeşim ya. Canım benim.Hastalık tanısı konduğunda yol umuda demiştim bir yazımda. Canı yanıyor şimdi. Kaç gündür yemek yemiyor bilmiyorum.

Düşünsenize sadece serumlarla beslenmeyi. Hayal dahi etmek zor değil mi. Söz konusu kardeşin olunca, diyeceksiniz şimdi bana 'yahu burada hastane dolusu hasta var. Hastalara bakan doktorlar, hemşireler ve görevliler kısacası hastane personeli ne yapsın.' Günlerce bir değil bir çok hastayı tedavi etmek zorundalar. Zıpkın gibi fişek gibi sinirlere sahip hastane çalışanları. Bunu yeni fark ediyorum. Hiç böyle düşünmemiştim. Hastane çalışanlarının çok acımasız olduklarını sanırdım. Ne kadar yanılmışım meğer.

Saat sabahın beşi. Odalardaki tüm hastalar ve yakınları uykudalar mı bilmiyorum. Burada şu anda duyulan ne biliyor musunuz? Makinelerin sesi. Hastaların hemen hepsi sigara paketlerinde görüp de inanmadığımız görüntüler içinde.Belki bana inanırsınız.Hüseyin abi mesela yaşı 60 ın üzerinde yedi yıl önce sigarayı bırakmış.Ancak koah denen hastalığa yakalanmış.Bir hasta yakını Fidan ona 'canlı bomba' diyor,görüntüsünden dolayı.


Koridorun başındaki odadan makianalrın sesi yükselmeye başladı. Uykum var. Ahmet uyuyamıyor. Bu arada biraz kestirdi sanki. Onu seyrediyorum şimdi. Yatağın yanındaki geniş sandalyeye oturdum. Gürültü olmasın diye defterimi pantolon cebime yerleştirdim. Ellerim yatağın yanında Ahmetin ellerine çok yakın. Gözlerim kapalı beynim uyanık.

Not:Yarım kalmıştı sadece bir kaç sayfasını yazabildim defterimden.Umarım yazmaya yüreğim dayanır...
Hep o sevgimle
Pınar Atay

29 Haziran 2014 Pazar

Son



Bu gün son yazımla sizlere veda edeceğim bir süre.
Zamanın sonu olmuyor. Yaz geldi üstelik ramazan ayı nedeniyle, yapmam gereken başka işlerim de olacak.
Sevgili deftercim her zaman takipte olacağım seni. Bir ay boyunca birçok konuda bilgi edindim. Yolumuz kesiştiği için çok mutluyum. Teşekkür ederim. Benim için kelime sayısı önemli olmamıştı şimdiye kadar. Plansızlığın içinde planlar yapmak ta.
Bu sabah aylardan beri ilk kez sessizliği yaşıyorum. Yapılacak işleri sıraladım. Yazım bitince hızla onlara döneceğim. Hızımı kesecek ne bir alarm, ne kapı zilleri ne de zincirler yok bu gün. Kahveler de yok yapılacak. Fincanlar dolapta düzgünce duruyorlar. Cezve çekmecede. Deneyip göreceğim, sıraladığım hangi işi gün içinde bitirebileceğimi.

Sensin candaki/sensin tendeki/sensin her zerredeki/doksandokuz güldeki,
Vedud’la sevdim/sen olan her şeyi…

İnancım sadece aşk. Aşkla sevdim bunca engeli,aşkla çıktım yola.Nereye gidiyorum belli değil.Plan sahibinin elinde …

ateş renginde
dağıtır incileri
nar çiçeği

bin inci saklanır mı
nar kırmızı bir çiçekte…

Düğümleri çözmeye çalışırken, çözülen her düğümün ardından yeni düğümler ekleniyor yaşama.

Nenemin nohut falı
başı dokuz donu dıkız
başı beş
acele bir iş
sonu üç
kapıya taş
yalandır fallar hep yalan
ne başı dokuz ne acele iş
visa geçmiyor
acele peşin der
nenem…
Ne güzel açardı nohutları eliyle üçe ayırıp. Sanırım kırkbir ya da yirmi bir nohutla açardı. Almanyadaki oğlunun gelmesi gecikirdi hep. Bir türlü gelemezdi. Nohut falları teselliydi onun için. Eğlenceliydi de.

İşte onlardan öğrendim aşkı. Aşk ödev değildi hiçbir zaman. Almadan vermekti bizim için.
Gösterişli iftar sofralarını ve bunların resimlerini çekip yayınlayanlara hayret ediyorum. Yemek tariflerini ve yemek programlarını da sevmiyorum. Memlekette bunca aç insan varken. Sessizce yapın ne yapacaksanız ve kimse görmeden dağıtın.

İnsan aşktı, hizmet insanaydı.

aşksa ödev
ödevlikten çıkmıştır
rastgele…

‘Âlemde açık olan göz gördü zamanı. Yetişmez elbet anlamak, yetişmez yıllar. Saklanır us da bir heybe dolusu kıymetli söz. Açıktır aslında, sır sandığımız. Zaman sürecinde. Anlayan çıkarır heybeden bir söz.’

Bu paragrafı ben mi yazdım bir yerden alıntıladım mı inanın bilmiyorum. Severek yazdım yeniden.

Şiirler göz kırpmaya başladı yine. “Beni yaz ne olur beni yaz” diye  oynaşıp duruyorlar. Kıpır kıpır.

Eski bir anı
çağlayandan dökülen
su da yansır mı…
***
Savurmalıyız hüzne dair ne varsa
es ey rüzgar
getir sen de kalan
son bir neşe son bir gülüş…
***
yıkılan umutları yakarken görmüşler seni
yoksun yine bu gün hayret!
yarın da olmayacağın gibi
yakılı ışıklar bir bir sönerken
Sanrının esiridir şair
titriyordur  kaldırımlarda
söylerken üşümediğini…
***
Onlar derin deniz de bir avuç inciydiler. Şiirin gizemi, dizelerdeki imgeydi bir araya gelme nedenleri.
İşte böyle sevgili defter, ne yazdığını, ne yazacağını planlayamayan, aklına geleni yazan biriyle tanıştın sen de bir ay boyunca. Anlamsız gelmiş olabilir, okudukların. Biliyorum bir yerlerde eksik bir şeyler var, tamamlanmayı bekleyen. Belki bir ömür, belki yazılmayan anılar. İnsana dair öyküler bitmiyor dünya durdukça.
Nenemin bitmeyen öyküleriydi bana bunları yazdıran. Çorba içinde çarık, kibritten kapı, nohut falları bir de evdeki fuller.
Bu sabah saksılardan birinde açılmış ful’u fark ettim. Balkon nefis ful kokusuyla dolmuş.
Bitirelim bu günü. Yaşamla iç içe ancak bu kadar yazılabilir. Elimden gelen budur.
Tekrar görüşene kadar hoş kalın…

ne günah derdinde ol
ne sevap
sevda ile yaratıldı cihan
aşk
ile
yan
korkma ey can
at
kendini denize
denizle
deniz ol
aşk ol
hiç ol…

Hep o sevgimle.
Pınar Atay



28 Haziran 2014 Cumartesi

başında ve sonunda

            Blogta yazmaya başladığımda zamandan çalmak adlı bir yazım vardı.Daha önce sevmeyi yazmak dosyasında biriktirdiklerimden yine zamandan çalmak diyorum ve biraz da kolaya kaçarak bu yazımı yayınlıyorum.

ZAMANDAN ÇALMAK

Elindeki son balonu da şişirip ipe bağladı Azat. Rengârenk gök kuşağı renkli balonlar.
Kızımın sesini duyuyorum. “Anne yeşil gömleğimi arıyorum bulmama yardım eder misin?”
 “Yazım var pc’de sen kendin bak.”
Annem sesleniyor bu defa. ‘Kızım kapıya bakar mısın?  Telefon da çalıyor.”
Kapıya koşuyorum.
“İki ekmek bir süt, teşekkürler Asım amca.”
Telefona koşuyorum.”Alo, ben Remziye teyzen, annen evde mi?”
“Evde evde. Anne, telefon sana. Remziye teyze arıyor.”
Kapı, telefon, diyafon fon alerjim var abi. Sonu fonla biten kelimelere sinir oluyorum.
Azat neler olacak senin öykünde? Gelişmeler ve son kaldı. Haydi biraz ip ucu lütfen. Çabuk ol kapı diyafon, komşu, telefooon.
Zaman mı zamansızlık mı anlayamıyorum. Kime, neye, neden zaman ayırmam lazım?
Ya burada Azat’ın öyküsü yazılamayı beklerken.
/2
Balonları sayarken ümidini, sevincini de birlikte sayıyordu Azat. Bu gece hepsini sattığında harikalar diyarına gidebilecek parayı kazanmış olacaktı. Renkli dünyaya başka türlü adım atamazdı, hem tekrar balon alır ve bu balonları da harikalar diyarında satabilirdi belki. Belki de orada daha çok para kazabilirdi.
Tek eğlencesi balon satarken parklarda dolaşmak, salıncaklarda sallanmaktı Azat’ın.  Harikalar diyarındaki oyuncaklara binmek onlarla hayal yolculuğuna çıkmak ne güzeldi kim bilir! Her şey bir hayalle başlamıştı oysa.
          /3
Annem.
“Kızım televizyonun kumandası yok nereye koydunuz. Bir bulsan.”
 “Mutfaktadır anne, getiriyorum.”
“Allah! Telefon çalıyor, neyse mesajmış”
“ Anne mutfaktaysan bir bardak su alır mısın yanına.”
“Sabır, sabır evde telefonla iletişim ha.”
 “Ben sana sormaz mıyım anneden su istenir mi hem de mesajla, Aylin getirme beni yanına suyunu kendin iç!”
Zaman ne çabuk geçti böyle akşam yemeği hazırlamalıyım birazdan. Yazı yine yarım kalacak. Bir gün de başladığım öyküyü bitirmek kısmet olacak mı bana?
 İki satır daha yazayım sonra giderim.
Azat tüm balonlarını satmış olmanın mutluluğuyla yeni balonları ve balonları bağladığı ipleri bir poşetin içine yerleştirerek harikalar diyarının gişesinde sıra beklemeye başlamıştı bile. Buranın bir adı da Parkantepti. İçinde çeşit çeşit oyuncakların, korku tünelinin, su oyunlarının olduğu hayli kalabalık ve renkli bir dünyaydı ki birazdan bu dünyaya Azat da dahil olacaktı. Renklerin arasında kaybolacak ve sonra kendini arayacaktı, kendi renginde.
Torunum.
“Annane çizgi film kanalını açar mısın ben+ten’i seyredeceğim.”
 “Seni annanen çok seviyor Zeyno, açtım aşkım. Hadi seyret.”
Annem.
“Kapı çalınıyor, biriniz baksın”
Evde benden başka kapı açan yok. Az yiyip bu eve kapı ve telefonlara bakması için bir yardımcı tutacağım artık.
Gelen en küçük yeğenim Bahar ve ablası.
“Pınar teyze ben geldim.”
 “Evimize Bahar gelmiş, hoş gelmiş. Zeynep benim odamda çizgi film izliyor yanına git istersen.”
Yine telefon. Açıyorum. Babama sesleniyorum:
“Baba telefon sana.”
Annem.
“Bu kadar işin arasında yazılara ara versen, diyorum kızım.”
 “Hayır anne bunu benden isteme. Yemeğin altını kıstım, Sen bir baksan. Piştiyse sofrayı hazırlayacağım.”
/4
O gece Azat çok mutlu olmuştu, yanına aldığı balonları çimenlerin üzerinde bir güzel şişirip iplere bağlamıştı. Hem balonlarını satıyor hem de oyuncaklara biniyordu. En çok su kaydırağı hoşuna gitmişti ve saymamıştı kaç kere kaydırağa bindiğini kaç kere başının döndüğünü, kaç kere, kaç kere.
Sevindi çocuk eline tutuşturulana
Nasılda albenili elma şekeri
Gülümsedi bir ara
Gül gamzeli bahara
Karanlık gecenin sabahında
Yitirilen bulundu
Kara sevda
Bir çift suna oynaşırken suda
Koşarken gelincik açmış yamaçta
Kör ebe oynayan çocukluğun aşkla.
Trendeyse elindeki balonlarla kendini masal ülkesindeki prense benzetmişti ne güzeldi burada yaşam balonların renginde renk-ahenk.
Azat daha çok mutluluklara doğru yol almalıydı artık. Azat’ın öyküsü burada bitmemeliydi ama zamansızlıktan bitti.
Zamandan çalınarak yazılan kaçıncı öyküdür ki sonu mutlu ya da hüzünlü biten?
Kocaman bir ev ki, dört kuşak aynı anda yaşayan.
Kızım beni yalnız bırakır mısın çalışıyorum.Beni bana bırakın.”
“Seni başı boş bırakınca yanıma gelmiyorsun, yazına bunu da ekle olur mu anne.” “Anne sana ihtiyacım var.”
“Ay bi dur biraz, sonra öp beni kızım, dur. Elime dokunma kolumu bana bırak.”
“Kalk gel o zaman, sana anlatacaklarım var.”
Zamandan çalınarak yazılan bir öykü daha başlamak üzereydi ki,  Zeynep’in “annane açıktım” demesiyle kendime geldim.
Zaman bana sizleri verdi. Zaman bana kendi kalabalıklığımı verdi. Zaman bana ertelediğim yazılarımı verdi. Sızlandığımı sanmayın. Mutluyum hepinizle.
“Ey ev halkı duyduk duymadık demeyin; herkes koca masaya, sofra hazır!”
Gaziantep 2010

            Dört yılın sonunda hepimiz yaş aldık,aramızdan ayrılanlar oldu.Bahar ve Zeynep ilkokula başladılar,bitirmek üzereler.Kızım da ünversiteyi bitirdi.Şair oğlum ,yüksek lisansı bitirdi,doktoraya hazırlanıyor.Dördüncü kuşağın ikincisi Vera Bilge aramıza katılalı bir yıl oldu.
Azat'a gelince balon satmayı bıraktı.Anadolu lisesinde eğitimine devam ediyor iki bin on beş yılında üniversite sınavına girecek.Başarılı bir öğrencilik yaşamı oldu,anneciğinin sayesinde.Yedi çocuklu bir ailenin okuyan ilk çocuğu şimdi.
         Ben mi ne yapıyorum.
         Haiku aşkıyla yeni bir patikaya saptım.Yol bulmaya çalışıyorum.

       Hep o sevgimle.
       Pınar Atay